Makaleler

Türkiye’de taşralı çizer olmanın travması.

Merkezin gölgesinde yaşamak: Türkiye’deki  taşra karikatüristlerinin aşağılık kompleksi üzerine bir yazı…

Aziz YAVUZDOĞAN

Türkiye’de İstanbul; sanatın, medyanın ve sermayenin başkentidir; bu, aksini iddia etmenin abes kaçacağı sınıfsal ve coğrafi bir gerçektir. Bu gerçekle en sert biçimde yüzleşenler ise, derin üretkenliklerine rağmen haritanın “öteki” tarafında, yani taşrada kalan karikatüristlerdir. Günümüzde taşra karikatüristi olmak, yalnızca coğrafi bir konumlanma meselesi değildir. Merkeze entegre olamamanın veya onun o çok arzulanan vitrininde yer bulamamanın yarattığı, bir sıkışmışlık sendromu, kronik bir sanatsal marazdır.

İstanbul klikleri tarafından onaylanma arzusu, taşra sanatçısının çizgisine belirgin bir hınç olarak yansır ve üretimine ağır bir pranga vurur; internetin sunduğu sözde eşitlik bile o kurumsal ağın dışında bırakılmanın kalıcı ağırlığını ortadan kaldırmaya yetmez. Merkezin sağladığı besinden mahrum kalan taşra karikatürü, en nihayetinde kendi yerel yörüngesinde durağanlaşır. Metropole karşı içten içe büyüyen bir kinle hareket eden sanatçı, kendi inşa ettiği ve en sonunda kendisini boğan bir hücreye çekilir.

Taşra karikatüristinin en büyük trajedisi, ne kadar ustaca çizerse çizsin, sesini İstanbul’un o yüksek sesli, kendi içine dönük yankı odalarına duyuramamasıdır. İstanbul’daki karikatüristler, yayıncılar, editör masaları ve galeriler birbirini besleyen ve parlatan organik bir ağ oluştururken; taşra sanatçısı yerel bir yalnızlık içinde çırpınmaya terk edilir.

Zamanla bu yalıtılmışlık kaçınılmaz bir kompleksi doğurur: İstanbul’da yoksan, oyunun dışındasın demektir. Aksini ne kadar ateşli bir şekilde iddia ederlerse etsinler, taşra karikatüristleri merkezin dergilerinde basılmak, bir İstanbul galerisinde sergi açmak ya da oradaki kapı tutuculardan (gatekeepers) bir onay işareti almak için gizli veya açık bir çaresizlik barındırırlar. Bu onay mekanizmasından mahrum kalmak, sanatsal bir içe kapanma olarak yansır ve üretimin üzerine bir kelepçe gibi kapanır.

Artık internet var, dolayısıyla taşra ortadan kalktı” tezi, bu kökleşmiş aşağılık duygusunu kamufle etmek için kullanılan büyük bir illüzyondur. Dijital mecra oyun alanını eşitliyor gibi görünebilir, ancak Türkiye’nin medya ve kültür endüstrilerinin temelde feodal olan yapısını değiştirebilecek güce sahip değildir. Hiçbir e-posta veya sosyal  medya etkileşimi; İstanbul’da bir kahve masasında, bir sergi açılışında ya da kendiliğinden gelişen bir yayın kurulu toplantısında kurulan gündelik sohbetlerin ve ilişkilerin ağırlığının yerini tutamaz.

Dijital görünürlüğü ne olursa olsun, taşra karikatüristi o masada fiziksel olarak bulunmamanın, ağın dışına itilmenin dışlanmışlığını iliklerine kadar hisseder. Bu durum, çizgisine alttan alta bir güvensizlik olarak yansır; yani o tam anlamıyla taşralı refleksinin, içeridekilere duyulan öfke ve hıncın bir tezahürüdür.

Bu sıkışmışlığın sanatsal faturası ağırdır. Merkezden kopuk, onun dinamik tartışmalarından, yeni doğan akımlarından ve entelektüel dönüşümlerinden uzak kalan taşra karikatürü, kaçınılmaz olarak kendi döngüsel rutini içinde boğulur. Zamanın gerisinde kalma korkusuyla yaşayan karikatürist, ya metropolün çoktan tükettiği temaları ısıtıp geri getirerek çağın gerisinde kalır ya da tamamen nostaljik, klişeleşmiş bir yerelliğe sığınır. Bu geri çekilme, özünde merkeze karşı inşa edilmiş bir savunma mekanizmasıdır: “Beni kabul etmiyorsanız, ben de kendi kalemizde kral olurum.” Ancak gün bittiğinde, bu kalenin aslında sakinini boğan bir hücre olduğu gerçeği açığa çıkar.

Taşra karikatüristlerinin bu derin kompleksten sıyrılabilmelerinin birincil ön koşulu, bu aşağılık psikolojisini inkâr etmeyi bırakıp onunla doğrudan yüzleşmeleridir. İstanbul’un tekelci hegemonyası sanatı yozlaştırıyor olabilir; ancak taşranın merkeze duyduğu bu marazi hayranlık —tıpkı yetişemediği ciğere mundar diyen kedinin klasik masalındaki gibi— tam da taşra mizahını hadım eden şeydir. Karikatür, doğası gereği hürmetsiz ve başkaldıran bir sanattır. Yine de sanatçı, merkezin  altında ezilme hissiyatına ilk olarak kendi içinde isyan etmediği sürece, attığı her imza taşranın loş ve solan gölgesinde kalmaya mahkûmdur.

(fenamizah e-dergi’nin Haziran 92. sayısında yayımlanmıştır, 2026.)

You may also like

Makaleler

İnsanlar mizah duygusunu 23 yaşında kaybetmeye başlıyor!

Araştırmacılar mizahın doğru bir şekilde kullanıldığı zaman kurumsal bir güç yaratabileceğini öne sürüyor…   California’daki Stanford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma,
Makaleler

Mizah, ebeveynler için değerli bir eğitim aracıdır.

Mizah, stresi hafifletmeye ve sorunları göreceleştirmeye yardımcı olduğu için sahip olabileceğimiz en sağlıklı kaçış yöntemidir. Bu nedenle, ebeveynler için değerli